Bu yazının amacı, mutlak benzerlikler üzerinden kavramların nasıl örtüştüğünü anlatmak değil; gidilen yolda varılan sonucun, belirli bir aşamadan sonra nasıl paralellik gösterdiğini anlamaya çalışmaktır. “Akıl” kavramı kullanılırken her iki düşünürün yüklediği anlam farklılıkları göz önünde bulundurulmalıdır. Mutlak bir benzerlik söz konusu olmadığı için, onları aynı tasavvur etmek yanılmaya yol açabilir. Yazı ile ilgili birkaç hususu daha belirtmek gerekir ki bence en önemlileri bunlardır: Doğu-Batı düşünce karşılaştırması, birinin diğerine nazaran iz düşümü veya üstünlüğü gibi bir amacı katiyen yoktur. Bunu, temel olarak fikri bir spekülasyon olarak tanımlamak mümkündür.
Aklın sınırı nedir? Böyle bakınca bir hayli basit duruyor. Konuyu daha geriden alıp, asli meseleden çok da uzaklaşmadan; aklın/zihnin a priori bilgi ile gelip gelmediği sorusu ikincil olarak düşünülebilir. Nihayetinde aklın iki sınırı olduğunu düşünmemiz tuhaf olmayacaktır. Velakin bidayete dair bir tartışma konunun uzaması anlamına geldiği için bir kabulle yola çıkacağım: A priori bilgi vardır. Realizmi; en azından bu noktada, daha makul bulduğumu söylemeliyim.
Gelelim asli konuya. Aklın fiziki dünya ötesine ulaşması, burayı tanımlaması, ispat etmesi ve/veya açıklaması felsefenin temel alanlarından birini oluşturur. Metafizik, hemen her düşünsel ekolün şu veya bu şekilde dahil olduğu bir alandır. Yeter koşul, gerek şart veya diğer mantıksal çıkarımlarla bilinen evrenin sınırları ötesindeki evrene dair açıklama yapma, varlığını ispat etme veya reddetme çabası gösterilmiştir. Birçok düşünürün adını sıralayıp farklı metafizik teorileri listelemek mümkün; ancak modern düşünce tarihi, Kant’ın aklın sınırları üzerine çalışmasıyla bir kırılma yaşadı: Fenomen ve numen ayrımı. Teorik aklın ötesinde yer alan “numen” alanı, pratik aklın ulaşabileceği sahaydı. Nesneleri zaman ve mekândan bağımsız olarak düşünemeyeceğimiz bu alanda, “Ne yapabilirim?” sorusunun yanıtı ahlak ile belirebilirdi. Mantıksal gidişi özetlersek; ahlak da bizi Tanrı’ya götürüyordu. Çünkü “olması gereken” (ahlaki mükemmellik ve adalet), fenomenler dünyasında tam olarak gerçekleşemezdi; bu yüzden olması gerekenin bir teminatı olarak Tanrı, pratik aklın kaçınılmaz bir postulatı (zorunlu varsayımı) haline geliyordu.
Fahreddin Râzi’nin yaklaşımını özetleyerek sonuca doğru gideceğim. Râzi’deki gayb kavramı, klasik birçok İslam düşünüründe olduğu gibi iki ana başlıkta tanımlanır: Mutlak ve izâfi gayb. Bu ayrımın Râzi’ye münhasır olmadığını belirtmek gerekir. Aslında izâfi olarak tanımlanan bilinmezlik, Kant’ın teorik aklının sahasına giren alanı temsil eder. Gaybiliği mutlak değildir; fenomen dünyasına ait olmakla birlikte henüz bilinmezdir. Bilimsel ilerleme, başka bir topluma ait bilgi veya gözlem yöntemlerinin değişmesi gibi birçok değişken, bu sınıf gaybı bilinir kılar. Mutlak gayb ise metafizik sahanın gerçek alanıdır. Râzi, bir kelamcı olarak zât-sıfat ilişkisi, Tanrı’nın birliği ve benzeri konularda bu sahada kalem oynatmıştır. Ancak şunu öngörür: Akıl, bu sahada belirli bir yere kadar ulaşabilir; tek başına akıl bir noktadan sonra şaşırır ve yolunu kaybeder. Fakat püf noktayı gözden kaçırmamak gerekir: Râzi, aklın metafizik âlemi tamamen açıklayamayacağını savunmaz; aksine aklın tek başına mutlak gayb karşısında yetersiz kalıp şaşıracağını ifade eder. Başka türlü ifade etmek gerekirse; insan aklı yapısal olarak o âlemi tam olarak kavrayamaz; ancak “kavramak” ile “açıklamak” arasındaki fark mühimdir.
Aklın sınırına doğru giden iki farklı düşüncenin kırılma noktalarını izaha ihtiyaç var. Tanrı kavramı üzerine; Kant’ın “olması gerekir” yaklaşımı ile Râzi’nin “vardır” (varlığı zorunludur) yaklaşımı muhakkak ki derin bir yarıktır. İkinci kırılma, Kant’ın insandan—burada ahlak demek doğru olabilir—çıkıp Tanrı’nın varlığına gitmesidir. Râzi içinse Tanrı kavramı Vâcibü’l-Vücûd’dur, yani zatı gereği zorunludur; ondan gelerek insan izah edilir. Ayrışmanın sayılarını artırmak mümkün; ancak bahsimiz dışı oldukları için girmeyeceğim. İki temel kırılma noktasından bahsetmemin nedeni, akılda tutulmaları gerekliliğidir.
Kant, aklın sınırlarını belirlemeye çalışırken öncüllerinin metafizik konusundaki çalışmalarına vakıftı. Hatta Leibniz’in kurduğu metafizik evreni savunduğunu biliyoruz. Ancak bir noktadan sonra, tam metafizik sahanın kapısında durup ötesi için aklın yetersiz kalacağını fark etti. Pratik akıl ve ahlak üzerinden o saha ile ilgili postulatlar ortaya koydu. Zira akıl, zaman ve mekân ilişkisiyle olan bağını koparamadığından, metafiziğin tam olarak anlaşılması olası değildi. Râzi ise tam tersine, gerçekçi (realist) bir tavırla metafizik sahaya dair birçok açıklama ve tez ortaya koydu. Ancak sonunda o da aklın yapısal eksikliğini belirtmeden geçemedi; nihayetinde açıklamaya çalışılan alan, bildiklerimizin ötesinde kalıyordu. İşte bu iki düşünür arasındaki ortaklığı, biraz da cesur bir yorumla tam bu noktada görüyorum.
Bundan sonrası için meseleyi daha derine götürmeyeceğim. Belki de aradığımız yanıt beynimizin içinde bir yerlerde değildir. Özetle:
İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir
Sen kendin bilmezsen,
Ya nice okumaktır!
Okumaktan ma’ni ne,
Kişi Hak’kı bilmektir
Çün okudun bilmedin,
Ha bir kuru ekmektir…
Yunus Emre