Sanayi Devrimi ile başlayan sürecin içinde Batı hem kendini hem de dünyayı yeniden şekillendirdi. Ve asırlardır donmuş gibi ilerleyen tarih birden bire hızlandı. Onun kıyısında yaşayan ve varlık nedenini uzunca bir dönem onunla mücadeleye (cihada) dayandıran Osmanlı için yaşanan bu gelişmenin etkisi her alanda gerileme ile tezahür etti. Toprak kayıpları bunun en bariz sonucu oldu denilebilir. Ne yapmalıyız sorusu ile başlayan ve uzun süren dönemin ardından ordu merkezli ki bu Osmanlı için çok da tuhaf değildir, ıslahat hareketleri başladı. Sadece Batı’dan mühendisler getirmek, burada Avrupa benzeri kurumlar açmak ile yetinmeyip orada eğitim almak üzere öğrenciler de gönderildi.
Bir süreç tekil kurumlar ya da bireyler üzerinden işlemez elbette ama Hariciye’deki Tercüme Odası ve Mekteb’i Tıbbîye, Batıcılığın kök salmasında iki önemli yerdi. Tabi buradan çıkan isimlerin popülerliğini ve kendilerinden sonra gelenlere olan etkisini göz önünde bulundurmak şart. Başta Osmanlıcılık içinde ilerleyen süreç Balkan Harbi ile başlayan büyük kırılma ile dağılarak farklı siyasi kanatlara ayrıldı. Yusuf Akçura’nın Üç Tarzı Siyaset eseri belki bu noktada hatırlanabilir. Öyle ya da böyle Batıcılık fikri siyasi hayatımızın içine girdi ki zamanın getirdiği sonuçlar üzerinden düşününce kaçınılmazdı. Çeşitli siyasi fikirler içinde mündebiç halde iki kol şeklinde ilerledi; Batı’nın sanayi/teknolojik gelişmesini alıp geleneklerimizi korumak veya sadece sanayi gelişmesini değil, olduğu gibi her şeyini almak.
İlk versiyon için söylenecek çok söz yok. (Yazının bu aşamasından sonra Batıcı kavramı sadece ikinci kol için kullanılmaktadır) Fakat ikinci kol hemen hemen hiçbir zaman; Abdullah Cevdet figürü gibi zaman zaman iftiralara maruz kalmış birkaç kişiyi yok sayarsak, açıkça, tamamen Batılı olmamız gerektiğini söylemedi. Bunu korkuya ya da siyasete bağlamak mümkün. Fakat konumuz dışında olduğundan değinmeyeceğim. Batı’da kurumlara yönelik değişim veya Fransa gibi yıkımlara gidebilen haller, yerleşik kültüre yönelik genel bir savaş haline hiçbir zaman dönüşmedi. Emek – sermaye veya kilise – ateizm tartışmalarında bireyleri var eden temel kültürel değerlerin aşağılanması veya utanç duyulan ibret vesikaları olarak sergilenmedi. Bizdeki Batıcılığı göz önüne aldığımızda ise en belirgin özelliği hiç kuşkusuz ki her zaman bunlar oldu. Peki bizdeki bu “aşağılık kültürü” var eden temel unsur neydi? Soruya yanıt bulmada çok zorlanmadılar, İslam. Her unsuru ile zehir saçan bu habis ur, bizi medeni ve gelişmiş olmaktan beri kılan şeydi. Dini ve ondan ya da dolaylı vasıtalar ile ona bağlı yapılardan, ortaya çıkmış kültürü yok ederek yerine medeniyetin gerçek unsurları getirilmeliydi. Samimi olarak çok da spekülasyon olduğuna inanmayarak, hiçbir zaman kurumların düzeltilmesi ya da geleneğin içinde bir arayış söz konusu olmadı Batıcı için. Böylesi basit ve kümülatif sonucu elinde bulunduran birisi için her tür sorunun çözümü kolaydı; kötücül her şeyin kaynağı olan yerleşik kültürü yok etmek. Karşılaştığı her suç veya olumsuz durum bu habis yapıdan zuhur etmekteydi. Haliyle herkesi gerçek aydınlığın ve mutluluğun kaynağına davet etmeliydi. Aksi hiçbir şey; bakın hiçbir şey, buraya medeniyeti ve gelişmeyi getiremez. O yüzden Batıcı için tek ve vazgeçilmez vizyon bundan ibarettir. Ve bu başlangıç tarihinden beri hiç değişmemiştir.
İşte bugün, 19.yy’ı onca yıldır geride bırakmamıza rağmen hala aynı noktada olan tipleri görmeniz olası. Sağda solda, mutluluk içinde yaşayan “üst kültür” sahibi batılıları övme yarışındaki insanları fark edebilirsiniz. Burada çoğu zaman atlanan temel noktalardan birini de belirtmek lazım. Sadece bizi ulaştırmak istedikleri makamı anlattıkları için değil kendileri de önemli bu insanların. Samimi olarak ve hiçbir şüphe duymadan buna inanıyorlar. Çünkü “karanlık tarafın” aksine yüksek eğitime ve “insani değerlere” sahipler. Haliyle bir şeye tepki ürettiklerinde veya hoşlarına gitmeyen yerel bir hadise ile karşılaştıklarında ait oldukları “batı kulübünden” yardım istemeyi ihmal etmemekteler. Hakikaten öyle bir kulübün varlığına ya da oradaki insanlar için “değerli” olduklarına inanıyorlar. Burada azınlıkta olmak, kötücül çoğunlukla mücadele etmek ve gerçek medeniyetin havarileri olmak onların kaderi. 70’li yılların bayat filmlerinde; dünyadan ve kültürden bihaber köylülere, “büyük şehirde” aldığı eğitimle aydınlanmış dimağı ile ışık saçan kahramanlar gibi yapıp duruyorlar. Sağ olsunlar…