Sanat II

Rönesans ile başlayan ayırım zamanla tamamen kurumsal hale geldi. Bugün zanaatkar ve sanatçı dediğimizde birbirleri ile ilişkisi olmayan iki farklı insan grubundan bahsediyoruz. Modern döneme gelmeden önce birkaç noktadan bahsetmek istiyorum. Bugün fazlası ile keskinleşmiş veya en azından öyle olduğuna inanılan ayrım üzerinde tanımlamalar yapılırken zanaat ile alakalı belirli tespitler var. Bunları birkaç madde altında toparlarsak:

1 – Zanaat para kazanmak amacı ile yapılan üretimdir

2 – Sanat yetenekle ilişkilidir ama zanaat çıraklık, kalfalık ve ustalıkla sonradan kazanılır

3 – Zanaat ile üretilen eser tek ve eşsiz değildir

Peki gerçekten böylesine keskin ayrımlar var mı? Örneğin basitçe sorarsak; bir sanatçı uğraştığı dalda ürün vermeden önce belirli bir ustalık aşamasına ulaşmak için eğitim görmüyor mu? Hemen her yerde kulağımıza çalınan, sanatçıların yeterince gelir elde edemediği cümlesi para ile ilişkili değil mi? Ya da ağaç oyması yapan bir zanaatkar her bir eserini diğerinden farklı yapıp satmaya başladığında ortaya çıkan şey eser mi yoksa ürün mü oluyor? Bu sorulara basit yanıtlar vermemiz mümkün. Ancak yanıtlar sanat miti için pek de hoş karşılanacak türden değil.

Ayrımın tesis edilmesinin yukarıdaki argümanlardan çok modern döneme geçişle beraber üretildiğine; burada üretim kelimesini bilinçli olarak kullandım, inanıyorum. Sanayi Devrimi bildiğimiz manadaki zanaat erbabının ortadan kalkacağının habercisiydi zaten. Peki asıl ayrım nereden doğdu? Eser ile kurduğumuz ilişki biçiminin değişmesi ile. Herhangi bir obje veya doğadaki nesne ile kurduğumuz ilişkiyi basitçe beğenme – beğenmeme uçları arasında ele alalım. Beğeni bizim nesneden aldığımız zevk duygusu ile kuşkusuz ilintilidir. Eğer bir haz duygusu ortaya çıkmazsa beğeni oluşmaz dememiz haliyle yanlış olmaz. Oysa Antik Yunan (epiküryen düşüncenin o dönem ve ardından gelen dönemde popüler olmadığını hatırlatmak isterim) ve peşinden gelen Skolastik evre hazzı insanın düşük tarafı ile ilintiler. İnsanî değerler basit hazların ötesine ulaşmakla elde edilebilir şeklinde özetlenebilir. Artık zanaat hazzın alanına dahildir. Tabi kendi ülkelerindeki zanaat erbabını aşağı görmekle uğraşan bahse konu zümrenin; daha sonraları Etnik Sanat diye bir şey uydurması ve normalde zanaat ürünü olan eserleri sanat eseri diye müzelerin baş köşesine koyması ise ayrı bir ironidir.

Mozart’ın bir mektubunda şikayet ettiği gibi eserini çaldığı esnada insanların çekilişe devam ettiği evrede sanat eseri ile kurulan ilişkiyi beğeni ile ifade etmek çok da absürt olmaz. Oysa, 18.yy ile belirmeye başlayan estetik kavramı için bu yapılan kusurlu bir harekettir. Estetik, eserin hazların ötesinde, duygu ve aklın bir araya gelerek ortaya çıkardığı; belki üçüncü, bir yolu ifade eder. Kant’ın estetik görüşünü bu noktada hatırlatmak isterim. Bu hali ortaya çıkarabilmek basitçe elde edilemez, eserle bir ilişki kurma durumu ile tesis edilebilir. Daniel Chodowiecki cep takvimi için çizdiği illüstrasyonlardaki doğal ve yapmacık duygulanma görsellerini bulup bakmanız anlamak açısından yardımcı olacaktır. Tabi buradaki atıf gösteriş budalası ile “gerçek estetik” sahibi arasındaki farkı anlatma içindir ama bu başka bir yazının bahis konusu. Eserle ilişki biçimini incelemek de bu bahse dahildir.

Önceki yazı

Sanat I

Sonraki yazı

Sanat III

Yorum yap

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir