En başta ve katiyetle, buradaki tartışmanın Ateizm kavramını yok saydığını belirtmek isterim. İnanış biçimi veya anlayışı ile ilişkilidir. Yazıda Antik dönemin formlar dünyasını veya Skolastik evreden başlayıp dünya, insan ve ahiret kavramlarını anlatma gibi bir niyetim de yok. Fakat aşağı yukarı ki bunu söylemek kesinlikle hata olmaz, tamamında aşkın güç veya başka bir ifade ile, Tanrı kavramı hep vardı. Ve yine ekseriyetten bahsettiğimi belirtmek lazım. Haliyle 17.yy’a gelene kadar Tanrı kavramı öyle ya da böyle sınırsız gücün ifadesini içerir. Akıl ötesi şeyler evreni makul ve kabul edilebilirdir.
17.yy bugünkü düşünüş biçiminin temellerini atan filozofların ortaya çıkmaya başladığı zamandı. Bacon, empirizmin kurucu babası olarak ortaya çıktı. Geçmiş düşünce biçimini kökten reddederek tümevarımdan bahsetti. İnsan bilim ışığında evreni anlayabilir ve bugün bulunduğu yerin ötesinde varabilirdi. İlerleme kavramının sınırsızlığını vurgulamak şart. Anlaşılmaz olarak görünen herhangi bir şey önünde sonunda anlaşılacaktır. Bacon’ın bilgi güçtür ifadesi bir noktada bu anlamdaydı. Tabiat aklın ışığında ele geçirilmesi gereken şeydi ve Tanrı; belki bir ilk hareket ettirici olarak, her şeyin dışındaydı. Evrenin ve Tanrı’nın bilim ile anlaşılamayacağını katiyen söylemiyorum. Burası yanlış anlaşılmamalı. Ayrı ve uzun bir bahis ve başka bir tartışma konusudur. Yazıyı kısa tutmak istediğim için asıl anlatmaya çalıştığım şeyin görüleceğini ummaktan başka seçeneğim kalmıyor.
Dekart “beni” her şeyin merkezine getirdiğinde şüphe edilemez gerçekliği akıl olarak belirledi. Yine Tanrı bir saatçinin yayı kurması ve onu kendi haline bırakması işlevi ötesinde değildi. Vardı, oradaydı ama Deizmin kıyılarındaydı. Dekart O’na güvendi ve değişmez yasalarını akıl ile anlamamız gerektiği noktasında devam etti. Spinoza ile Tanrı mutlak özgürlüğünden oldu. Var olan ne varsa olabileceklerin içinde en iyisi olduğu için yaratılmıştı. Ünlü, 1. Bölümün 33. Önermesinde şöyle dedi; şeyler, Tanrı tarafından varlığa getirilmiş oldukları şekil ya da düzenden başka bir şekil ya da düzende varlığa getirilemezdi. Bu önermeyi tersten düşündüğümüzde Tanrı’ya biçilen sınırlama daha iyi anlaşılır. Dekart’ta Kötü Cin’in karşısında güvenilir olarak konulan Tanrı, koyduğu kurallara; yani yaşadığımız evrendeki kaidelere, şaşmaz şekilde bağlıydı. Bir centilmenlik anlaşması gibi düşünülebilir. Fakat Spinoza bu antlaşmayı yırtıp hiçbir şekilde Tanrı’nın evren kuralları dışına çıkamayacağını söyledi. Çünkü zaten O buydu ve bu O’ydu.
Örnek verdiğim bu üçlüden sonra da elbette ki başka düşünürler, başka görüşler ve açıklamalar geldi. Ancak Metafizik; bugün çoğunlukla, tartışma konusu dışında kalan bir alan. Artık tartışmalar şeyler üzerinde sürüyor denebilir. Örneklemeleri arttırmak elbette mümkün ama günümüzde dünyayı anlama biçimimiz aşağı yukarı bahse konu üçlünün açıklamaları ile örtüşmekte. Tanrı bir şekilde, daha doğru ifade etmek gerekirsek zorunlu şekilde, bizimle aynı kurallara uymak zorunda. O yüzden Kuran’da anlatılan mucizeleri alıp “bilimsel” hale getirmeye uğraşıyoruz. Çünkü öte/aşkın bir dünyayı kenara itip merkeze kendimizi koymuş durumdayız. Daha iyinin ve ötenin varlığı yine bizden çıkıp anlam kazanmalı, bizden yukarıda olandan bize doğru değil. Fakat bu Kuran’ın bize anlattığı Tanrı kavramı ile tamamen uyumsuz. O’ndan habersiz bir yaprağın bile düşemeyeceği ve yarattığı evrende hiçbir kurala uyma zorunluluğu olmayan bir varlıktan söz ediyoruz.
Kuran mucize kelimesini barındırmıyor. Bahse konu kavram için tıpkı gökler, yer veya gösterdiği diğer deliller gibi; çoğunlukla, ayet kavramını kullanıyor. Mucize sadece istisnai bir ayet ve istisnai insanlar elinde zuhur ediyor. Ve sistem içinde bunun arkasında her şeye gücü yeten, mutlak güç sahibi bir Tanrı öngörülüyor. İşte burada paradoks içine düşüyoruz. Bir şeyi kabul ediyoruz ama O’nu kendini anlattığı biçimde değil, bizim O’nu anladığımız biçimde var etmeye çalışıyoruz. Mucize buradaki çelişkiyi en iyi ortaya çıkaran kavram. Şimdi, kendimize sormamız gereken asıl soru şu; tam olarak neye inanıyoruz? Gerçekten sınırsız kudret sahibi bir varlığa mı, yoksa olması gerektiğini düşündüğümüz ve belki, kendini “abarttığını” düşündüğümüz varlığa mı? Bir şeye karar vermemiz gerektiğini muhakkak.