<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Makaleler &#8211; Cem Kartal</title>
	<atom:link href="https://cemkartal.com/kategori/makaleler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://cemkartal.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 28 Jul 2026 19:06:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://cemkartal.com/wp-content/uploads/2023/05/cropped-Black-and-White-Minimal-Monogram-Typography-Personal-Logo-1-150x150.png</url>
	<title>Makaleler &#8211; Cem Kartal</title>
	<link>https://cemkartal.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Aristo ve Kaybolan Düzen</title>
		<link>https://cemkartal.com/aristo-ve-kaybolan-duzen/</link>
					<comments>https://cemkartal.com/aristo-ve-kaybolan-duzen/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[cemKartalPanel]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Jul 2026 19:04:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.cemkartal.com/?p=1943</guid>

					<description><![CDATA[İkiye ayrılmış bir evren düşünün. Siz her şeyin merkezinde olan sabit bir kürenin üzerindesiniz. Gördüğünüz her şey dört&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">İkiye ayrılmış bir evren düşünün. Siz her şeyin merkezinde olan sabit bir kürenin üzerindesiniz. Gördüğünüz her şey dört elementten meydana geliyor. Toprak, su, hava ve ateş. Bu dört elementin amacı oluşturdukları maddelerden ayrılarak asli yerlerine dönebilmek. Yani toprak aşağı, hava yukarı doğru hareket etmek istiyor. Verdikleri uğraş etrafınızda dönen değişimi ortaya çıkarıyor. Sürekli bir doğum ve ölüm hâli. Peki neden dünya her şeyin merkezinde çünkü topraktan oluşuyor. Ve toprak havanın aksine aşağı doğru hareket etme eğiliminde. Ay üstü evren ise sabit ve değişmez küreler şeklinde üstünüzde dönmekte. Orada, burada olan karmaşa yok çünkü esir denilen sabit element var. Yıldızlar küresi ile bildiğimiz evren sonlanıyor. Oradan sonra Tanrısal alem var.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu evren algısı size sabiteler ve değişmezler sunar. Ay altı evrende gördüğünüz değişim, doğum ve ölüm akışı bile düzenini tesis etmeye yöneliktir. Her şeyin merkezinde; topraktan oluşan dünya, doğal olarak merkezdedir. Neredeyse ikiye ayrılmış evrende insan Ay altı dünyanın sahibidir. Dört ana elementin yapmaya çalıştığı gibi asli yerinde dönmek için mücadele etmelidir. Fazlası ile özet olacak biçimi ile formların gerçek bilgisine, yani zihinsel düzene ulaşmak için uğraşır. Dikkat ederseniz birey vurgusu düşük bir evren algısı vardır. Bu noktada evrende oluşmuş düzen toplumda tezahür eder demek çok da ileri gitmek olmaz. Belki “beklenir” demek daha doğru olacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu evren yapısı farklı biçimlerde de olsa popülerliğini 16.yy’a kadar korudu. Farklı evren tasavvurları elbette ki vardı ama hiçbiri Aristo’nun evren kurgusu kadar popüler olmadı. İslam öncesi ve sonrası bugün bildiğimiz evrene yakın yapıları öne sürenler oldu. Fakat Aristo evreni hem anlaşılması kolaydı hem de görünen evreni çözümlemesi; gezegen hareketlerinin tasarlanan evrene uymaması istisna olmak üzere, işlevsel olarak işe yarıyordu. Örneğin bir denizci iseniz pekala Aristo evreni üzerinden ortaya çıkan Batlamyus hesaplamaları ile yolunuzu bulabiliyordunuz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kopernik’in evren kurgusu ise bambaşka şeylerle ortaya çıktı. İlerleyen yıllarda tamamen bildiğimiz evren şeklini ortaya çıkaran temel teori haline dönüştü. Peşinden gelen Kepler ve Nivton ile eksiklikleri tamamlandı. Artık devasa boşlukta, koca bir kayanın üstünde dönüp duran bir yerdeydik. Yeni Platonculuk’un getirdiği güneş merkezli mistik Tanrı anlayışları Rönesans dönemi etkisini hissettirse de sonunda popülerliğini yitirdi. Bu dönem ertesinde ilerleyen fizik çalışmaları Aristo&#8217;dan başlayıp yüzyıllar boyunca süren ve peşinden gelen Nivton&#8217;un mekanik yasalarıyla en katı formuna ulaşan düzenli evren algısını yıktı. En küçük düzeyde; atomlardan oluşan ve Kuantum’un çıkışına kadar, gezegenlerle aynı şekilde hareket eden evren düzen ve sabitlerden yoksundu. Evrendeki güçler belirsiz ve insan aklının almayacağı derecede karışık şekilde birbirini etkilemekteydi. Düzen darmadağın olmuştu. Peşinden gelen düşünce akımları da farklı olmadı. Birey; bir manada toplumu oluşturan atom, önemli hale gelmeye başladı. Artık daha zor sorulara yanıtlar bulmak zorundaydık&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://cemkartal.com/aristo-ve-kaybolan-duzen/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fahrettin Râzi ve Kant Üzerinden Akıl</title>
		<link>https://cemkartal.com/fahrettin-razi-ve-kant-uzerinden-akil/</link>
					<comments>https://cemkartal.com/fahrettin-razi-ve-kant-uzerinden-akil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[cemKartalPanel]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jul 2026 18:00:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.cemkartal.com/?p=1937</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazının amacı, mutlak benzerlikler üzerinden kavramların nasıl örtüştüğünü anlatmak değil; gidilen yolda varılan sonucun, belirli bir aşamadan&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Bu yazının amacı, mutlak benzerlikler üzerinden kavramların nasıl örtüştüğünü anlatmak değil; gidilen yolda varılan sonucun, belirli bir aşamadan sonra nasıl paralellik gösterdiğini anlamaya çalışmaktır. &#8220;Akıl&#8221; kavramı kullanılırken her iki düşünürün yüklediği anlam farklılıkları göz önünde bulundurulmalıdır. Mutlak bir benzerlik söz konusu olmadığı için, onları aynı tasavvur etmek yanılmaya yol açabilir. Yazı ile ilgili birkaç hususu daha belirtmek gerekir ki bence en önemlileri bunlardır: Doğu-Batı düşünce karşılaştırması, birinin diğerine nazaran iz düşümü veya üstünlüğü gibi bir amacı katiyen yoktur. Bunu, temel olarak fikri bir spekülasyon olarak tanımlamak mümkündür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aklın sınırı nedir? Böyle bakınca bir hayli basit duruyor. Konuyu daha geriden alıp, asli meseleden çok da uzaklaşmadan; aklın/zihnin <em>a priori</em> bilgi ile gelip gelmediği sorusu ikincil olarak düşünülebilir. Nihayetinde aklın iki sınırı olduğunu düşünmemiz tuhaf olmayacaktır. Velakin bidayete dair bir tartışma konunun uzaması anlamına geldiği için bir kabulle yola çıkacağım: <em>A priori</em> bilgi vardır. Realizmi; en azından bu noktada, daha makul bulduğumu söylemeliyim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gelelim asli konuya. Aklın fiziki dünya ötesine ulaşması, burayı tanımlaması, ispat etmesi ve/veya açıklaması felsefenin temel alanlarından birini oluşturur. Metafizik, hemen her düşünsel ekolün şu veya bu şekilde dahil olduğu bir alandır. Yeter koşul, gerek şart veya diğer mantıksal çıkarımlarla bilinen evrenin sınırları ötesindeki evrene dair açıklama yapma, varlığını ispat etme veya reddetme çabası gösterilmiştir. Birçok düşünürün adını sıralayıp farklı metafizik teorileri listelemek mümkün; ancak modern düşünce tarihi, Kant’ın aklın sınırları üzerine çalışmasıyla bir kırılma yaşadı: Fenomen ve numen ayrımı. Teorik aklın ötesinde yer alan &#8220;numen&#8221; alanı, pratik aklın ulaşabileceği sahaydı. Nesneleri zaman ve mekândan bağımsız olarak düşünemeyeceğimiz bu alanda, &#8220;Ne yapabilirim?&#8221; sorusunun yanıtı ahlak ile belirebilirdi. Mantıksal gidişi özetlersek; ahlak da bizi Tanrı’ya götürüyordu. Çünkü &#8220;olması gereken&#8221; (ahlaki mükemmellik ve adalet), fenomenler dünyasında tam olarak gerçekleşemezdi; bu yüzden olması gerekenin bir teminatı olarak Tanrı, pratik aklın kaçınılmaz bir postulatı (zorunlu varsayımı) haline geliyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Fahreddin Râzi’nin yaklaşımını özetleyerek sonuca doğru gideceğim. Râzi’deki gayb kavramı, klasik birçok İslam düşünüründe olduğu gibi iki ana başlıkta tanımlanır: Mutlak ve izâfi gayb. Bu ayrımın Râzi’ye münhasır olmadığını belirtmek gerekir. Aslında izâfi olarak tanımlanan bilinmezlik, Kant’ın teorik aklının sahasına giren alanı temsil eder. Gaybiliği mutlak değildir; fenomen dünyasına ait olmakla birlikte henüz bilinmezdir. Bilimsel ilerleme, başka bir topluma ait bilgi veya gözlem yöntemlerinin değişmesi gibi birçok değişken, bu sınıf gaybı bilinir kılar. Mutlak gayb ise metafizik sahanın gerçek alanıdır. Râzi, bir kelamcı olarak zât-sıfat ilişkisi, Tanrı’nın birliği ve benzeri konularda bu sahada kalem oynatmıştır. Ancak şunu öngörür: Akıl, bu sahada belirli bir yere kadar ulaşabilir; tek başına akıl bir noktadan sonra şaşırır ve yolunu kaybeder. Fakat püf noktayı gözden kaçırmamak gerekir: Râzi, aklın metafizik âlemi tamamen açıklayamayacağını savunmaz; aksine aklın tek başına mutlak gayb karşısında yetersiz kalıp şaşıracağını ifade eder. Başka türlü ifade etmek gerekirse; insan aklı yapısal olarak o âlemi tam olarak kavrayamaz; ancak &#8220;kavramak&#8221; ile &#8220;açıklamak&#8221; arasındaki fark mühimdir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aklın sınırına doğru giden iki farklı düşüncenin kırılma noktalarını izaha ihtiyaç var. Tanrı kavramı üzerine; Kant’ın “olması gerekir” yaklaşımı ile Râzi’nin “vardır” (varlığı zorunludur) yaklaşımı muhakkak ki derin bir yarıktır. İkinci kırılma, Kant’ın insandan—burada ahlak demek doğru olabilir—çıkıp Tanrı’nın varlığına gitmesidir. Râzi içinse Tanrı kavramı <em>Vâcibü’l-Vücûd</em>’dur, yani zatı gereği zorunludur; ondan gelerek insan izah edilir. Ayrışmanın sayılarını artırmak mümkün; ancak bahsimiz dışı oldukları için girmeyeceğim. İki temel kırılma noktasından bahsetmemin nedeni, akılda tutulmaları gerekliliğidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kant, aklın sınırlarını belirlemeye çalışırken öncüllerinin metafizik konusundaki çalışmalarına vakıftı. Hatta Leibniz’in kurduğu metafizik evreni savunduğunu biliyoruz. Ancak bir noktadan sonra, tam metafizik sahanın kapısında durup ötesi için aklın yetersiz kalacağını fark etti. Pratik akıl ve ahlak üzerinden o saha ile ilgili postulatlar ortaya koydu. Zira akıl, zaman ve mekân ilişkisiyle olan bağını koparamadığından, metafiziğin tam olarak anlaşılması olası değildi. Râzi ise tam tersine, gerçekçi (realist) bir tavırla metafizik sahaya dair birçok açıklama ve tez ortaya koydu. Ancak sonunda o da aklın yapısal eksikliğini belirtmeden geçemedi; nihayetinde açıklamaya çalışılan alan, bildiklerimizin ötesinde kalıyordu. İşte bu iki düşünür arasındaki ortaklığı, biraz da cesur bir yorumla tam bu noktada görüyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bundan sonrası için meseleyi daha derine götürmeyeceğim. Belki de aradığımız yanıt beynimizin içinde bir yerlerde değildir. Özetle:</p>



<p class="wp-block-paragraph">İlim ilim bilmektir,<br>İlim kendin bilmektir<br>Sen kendin bilmezsen,<br>Ya nice okumaktır!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Okumaktan ma&#8217;ni ne,<br>Kişi Hak&#8217;kı bilmektir<br>Çün okudun bilmedin,<br>Ha bir kuru ekmektir&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yunus Emre</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://cemkartal.com/fahrettin-razi-ve-kant-uzerinden-akil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sanat Üzerine</title>
		<link>https://cemkartal.com/sanat-uzerine/</link>
					<comments>https://cemkartal.com/sanat-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[cemKartalPanel]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Nov 2025 19:51:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.cemkartal.com/?p=1878</guid>

					<description><![CDATA[Daha önce sanat üzerine yazdığım birkaç makalede meselenin günümüz bakış açısıyla ulaştığı evreyi izah etmeye çalışmıştım. Bugün bir&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-image size-full is-resized"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="564" height="822" src="https://www.cemkartal.com/wp-content/uploads/2025/11/500764424_4296898850596648_5569734760267759102_n.jpg" alt="" class="wp-image-1879" style="width:325px;height:auto" srcset="https://cemkartal.com/wp-content/uploads/2025/11/500764424_4296898850596648_5569734760267759102_n.jpg 564w, https://cemkartal.com/wp-content/uploads/2025/11/500764424_4296898850596648_5569734760267759102_n-206x300.jpg 206w, https://cemkartal.com/wp-content/uploads/2025/11/500764424_4296898850596648_5569734760267759102_n-400x583.jpg 400w" sizes="(max-width: 564px) 100vw, 564px" /></figure>



<p class="wp-block-paragraph"><br>Daha önce sanat üzerine yazdığım birkaç makalede meselenin günümüz bakış açısıyla ulaştığı evreyi izah etmeye çalışmıştım. Bugün bir görsel üzerinden sanat eserini anlama üzerine ek birkaç şey yazmak istiyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çok kabaca; Aydınlanma öncesi sanat, Tanrısal olandan ders/ibret alınması ve/veya gösterilmesi/anlatılması için yapılan bir faaliyetti. Romantizm ile Tanrısal olandan çıkıp doğaya ve insana yönelen sanat artık dünyanın; çok genel bir ifade ile, simülasyonunu üretmeye başladı. Gelişen düşünce akımları sanatın yön ve biçimini belirlerken doğanın simüle edilme biçimi de zamanla değişti. Sonunda Jackson Pollock soyut resmin doğadan geldiğini söyleyen birine şu cevabı verdi, “Ben doğayım”. Artık Tanrısal veya değil, insan ya da doğa ile bağlı kalmadan, sadece zihnin – Sürrealiste göre gerçek üstünün – otomatizm yaklaşımı ile ürettiği şey yeterliydi. Gözlem yapan bir taklitçi – burada Tanrı kavramına atfen kullandım – olmaktan çıkıp bizatihi kendimizi ortaya çıkarıyorduk. İlk bakışta ve belki felsefi olarak, güzel görünebilir fakat sorunun temeli tam buradadır. Yukarıda eklediğim resme bakarsanız, Theo Van Dusenberg inek figürünün soyut resim içinde nasıl çizilebileceğini resmetmiştir. Gelişim sürecini bir kenara bırakıp son kareye baktığımızda ya da onu bir ziyaretçinin karşısına koyduğumuzda anlayacağı şey tam olarak nedir? Resim yeteneği olmayan sıradan birini aynı eseri “üretmekten” alıkoyan nedir? Sanatçının kim olduğunu bilmeden eser tek başına ne anlatır? Bence hepsinden önemlisi son sorudur ve cevabı hiçbir şeydir. Çünkü eseri üreten kişinin piyasada pazarlanan imajını bir kenara koyduğunuzda ortada size bir şey anlatan hiçbir şey yoktur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Peki elde edeceğimiz açıklama nerede? Ortada gerçekten bir eser yoksa elimizde var olan, müzayedelerde onlarca milyona satılan, insanların koleksiyon için topladığı şeyler ne? George Dickie 60’larda bunu ifade etti. Sanat Dünyası dediğimiz şey sanatçılar, küratörler, koleksiyoncular, eleştirmenler ve sanatla ilişkili kişiler tarafından oluşturulmuş bir sosyal ağ. Eğer bu ağ bir şeye sanat diyorsa o sanattır. Bu kadar basit. Elinizde var olan şeyin değeri bizatihi tuttuğunuz şeyden gelmiyor. Ortada bir Mona Lisa tablosu yok, örneğin sekiz daireden oluşan ve aslında toplumun birbirinden uzaklaşmış o derin yalnızlığını ifade eden resim var. Sanatçı size bunu söylüyor ve ait olduğu ağ eserine değer biçiyor. O halde gördüğünüz şey bir sanat eseri. Bu kadar&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://cemkartal.com/sanat-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bölüm Sonu Canavarı</title>
		<link>https://cemkartal.com/bolum-sonu-canavari/</link>
					<comments>https://cemkartal.com/bolum-sonu-canavari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[cemKartalPanel]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Aug 2025 19:33:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.cemkartal.com/?p=1861</guid>

					<description><![CDATA[(Yazıdaki tüm İngilizce kelimeler Türkçe okunuşu şeklinde yazılmıştır) Bilgisayar oyunlarının bir çok insana çocukça geldiğini biliyorum. Bazıları içinse&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">(Yazıdaki tüm İngilizce kelimeler Türkçe okunuşu şeklinde yazılmıştır)</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilgisayar oyunlarının bir çok insana çocukça geldiğini biliyorum. Bazıları içinse saçma veya karmaşık. Benim için hiç öyle olmadı. İlk oyununu Komodor bilgisayarda oynamış ve teyp kasetinden yüklemiş biri olarak hep zevk aldım. Bugün herkesin telefonunda bir iki oyun var. O yüzden geçmişte saatlerimizi harcadığımız oyunlar son derece basit gelecektir insanlara. Şu an hiç kimseyi Pekmen ya da Supapleks oynarken oturup izlemezsiniz mesela. Veya herhangi bir aşamayı nasıl geçtiğinizi anlatmanıza gerek yok. Çünkü internet var ve oyunda takıldığınız yeri nasıl geçeceğinize dair onlarca farklı bilgi. Bugün hiç kimse Dum ya da Tumb Raydır’ı ilk kez gördüğümüzdeki hisleri yaşayamaz. Bir bölümde günlerce takılıp kaldığınız oyunlar yok artık. Çözemediğiniz bulmacalar için onlarca saat harcayıp, oyun oynayan arkadaşlarınızdan yardım istemeniz gerekmiyor. Fakat bu yazıda asıl anlatmak istediğim şey bu gelişim süreci değil. Geçmişin ne derece muazzam olduğunu anlamaya da çalışmıyorum. Sadece ilkleri görmüş olmanın verdiği eski bir coşku kalıntısı diyelim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Oyunlar sevmeme rağmen her zaman zorlandığım; hatta çoğu zaman oyunu bıraktığım şeylerden biri bölüm sonu canavarları olmuştur. Çoğu eski oyunda bir zorunluluk olduğunu hatırlamakta fayda var. Aksi halde on beş dakikada bitecek oyunlar üretirdiniz o zamanlar. Fakat bu olgu günümüze kadar devam etti. “Dünyanın en zor oyunu”. “Şu canavarı öldürmek için günlerimi harcadım”. Bunları çeşitli oyunlar için duyardım ara ara. Hatta videolarını izlediklerim de oldu. Fakat hiçbirini oynamadım. Sols oyunları bunların en başında gelir. Fakat hiçbirini oynamaya girişmedim çünkü sıkılacağımı düşünüyordum. Saatlerce bir canavarı öldürmek için zaman harcamanın ne gibi bir manası olabilirdi ki? Sonra Elden Ring çıktı. İnanın neden bilmiyorum, oyun çıktıktan bir iki hafta sonra aldım. Henüz ilgi patlaması başlamamıştı veya ilk zamanlarıydı. Şimdi üstünden çok zaman geçtiği için hatırlamıyorum. Burada Yutup’ta sık rastlanılan oyun analiz cümlelerini sıralamam olası. Fakat her şeyi doğru yapsanız bile; bir hikayenin teorik olarak nasıl yazılacağı da bellidir nihayetinde, ortaya çıkan şey insanlara dokunmayabilir. Elden Ring’te ilk kez o kapıyı açıp dünyasını gördüğünüzde (Lands Between), oluşan hissi tarif etmem çok zor. Yalnızlık hissi&#8230; en temeli buydu sanırım. Sizinle konuşup olumsuz şeyler söyleyen biri ve karşıda sarı zırhının içinde gidip gelen şövalye. Hiç Sols oyunu oynamamış biri olarak doğrudan onu saldırma&#8230; ölme&#8230; saldırma&#8230; ölme&#8230; saldırma&#8230; ve oyunu kapatma.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bundan sonrasında oyunla alakalı çok bir şey anlatmak istemiyorum. Zaten binlerce sayfa yazıldı. Devam ettim tabi ama bir rehber vasıtası ile. İlk kez bir oyunda baktığım rehber tamamen yardımcı olmadı. Çünkü ne yapılması gerektiğini, ne kadar dikkatle takip ederseniz edin, orada tek başınaydınız. Anlatılanları ya da izlediklerinizi uygulamak o kadar da kolay olmuyordu doğrusu. Gece yatarken geçtiğiniz bölümleri düşünüp seviniyordunuz. Temel olarak başardığınız hiçbir şey yoktu aslında. Bunu da biliyordunuz. Ama o başarmışlık hissi, inanın tarif edemem. Bunu sadece bilgisayar oyunlarına aşina insanlar anlayacaktır. Altı yüz saat oynadım toplamda. Ara ara haritadaki belli yerler aklıma geliyor. Ve darmadağın hikayenin parçaları. O kadar büyük ilham kaynağı oldu ki bu oyun, içinde koşturup dururken yeni bir romanı baştan sona oluşturdum zihnimde.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Artık bir sols ve solslayk bağımlısıyım. Başka oyun oynayamaz oldum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://cemkartal.com/bolum-sonu-canavari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sanat IV</title>
		<link>https://cemkartal.com/sanat-iv/</link>
					<comments>https://cemkartal.com/sanat-iv/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[cemKartalPanel]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Jul 2025 19:07:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.cemkartal.com/?p=1856</guid>

					<description><![CDATA[Zanaat ve sanat ayırımın temelini nerede aramalıyız? Daha doğru sorarsak, neden böyle bir ayrıma gidildi? Elbette farklı yanıtlar&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Zanaat ve sanat ayırımın temelini nerede aramalıyız? Daha doğru sorarsak, neden böyle bir ayrıma gidildi? Elbette farklı yanıtlar üretilebilir fakat neden olarak sunmasak bile; sonuç olarak ortaya çıkan şey maddiyatın ötesinde, öğrenilmeyen ve ancak dehaların elinde şekil bulabilecek bir şeyin, yani sanat kavramının doğuşuydu ki bundan önceki bölümlerde kısaca anlatmaya çalıştım. Aydınlanma her şeyi sekülerleştirirken ihtiyaç duyduğu uhrevi yanıtı işte tam burada, bizlere sanatı getiren kişide buldu. Ortalama insanlardan sanatçıyı ayıran şey ise dehaydı. Schopenhauer için ideayı, Kant için yapabilmeyi sağlayan şey bu dehadır örneğin. Tabi burada kalmayıp, az da olsa, sanatçıyı Tanrı mertebesine çıkaranlar da olmadı değil. Sanatçı deha ilişkisinin önemi, onu ötekinden ayıran şeye yapılan vurgu olmasındadır. Örneğin bilim adamı olmak için çalışmanız yeterli olabilir. Fakat doğuştan gelen yaratıcı yetenek hiçbir şeyle sonradan eklenemez. Tanrısaldır ve kusursuzdur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu düşünsel örgüsünün izleri hala devam etmekte. Bir salona dolan insanlar aslında hiçbir anlam bütünlüğü içermeyen gösteri sanatını takip edip ibretle seyretmekte. Hepinizin belleğinde buna benzer görseller olduğundan eminim. Geçmişte felsefi izdüşümleri olan Sürrealizm veya Ekspresyonizm gibi sanat akımları oldu. Böyle bir şeyi yok saymamız haksızlık olur. Fakat düşünürlerin ortaya koyduğu “kurtarıcı” sanatçıların elinden çıkan düşünce akımları değildi bunlar. Her biri daha önce sistematik hale getirilmiş düşüncelerin sanattaki izdüşümlerinden ibaretti. Yani demek istediğim, “sanatçı deha” ancak gerçek dehaların izinde eserler ortaya koyabildi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aydınlanma öncesi aristokrasi ve kilise tarafından finanse edilen sanat sektörü bu tarihin ardından görece bağımsız hale geldi. Buradaki asıl itici güç Sanayi Devrimi ile ortaya çıkan orta sınıftı. Bağımsız hale gelen sanatçı artık sınırlı kaynaklardan finanse edilmiyor, haliyle geleneksel atölyelere bağlı kalmadan ürününü piyasa ile buluşturabiliyordu. İşte tam bu noktada düşünürlerin yer yer peygambervari mertebeye çıkardığı sanatçının “anlaşılamama” sorunu başladı. Sözlük manası belirgin olma, ortaya çıkma olan kelimenin seçilmesinin manidar olduğunu düşünüyorum. Özellikle Avangard sanat akımında piyasa ile kurulan mürid-şeyh ilişkisi tam bu kelime üstüne inşa edildi. Peki sanatçının dehasını “anlayan mürid” bunu ne ile ifade etmektedir? Sorunun yanıtı fazlası ile basittir, ürünü satın alarak. Bu durumda hiçbir maddi beklenti içinde olmadan ve “sadece anlaşılmak ve insanlara idelerin bilgisini göstermek için hareket eden” sanatçı kendini zanaatkardan nasıl ayırmaktadır? İki bölüm önce ismini andığım Daniel Chodowiecki yaklaşımı size yanıtı bulmakta yardımcı olabilir: Ürünü alanların gerçekten duygulanması ve önündeki eserin “gizli” manalarını idrak etmesi ile.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://cemkartal.com/sanat-iv/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sanat III</title>
		<link>https://cemkartal.com/sanat-iii/</link>
					<comments>https://cemkartal.com/sanat-iii/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[cemKartalPanel]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jun 2025 18:53:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.cemkartal.com/?p=1851</guid>

					<description><![CDATA[Önceki yazılarda anlatmaya çalıştığım gibi artık özerk bir sanat alanı oluştu. O güne kadar görülmemiş yeni bir fenomenle&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Önceki yazılarda anlatmaya çalıştığım gibi artık özerk bir sanat alanı oluştu. O güne kadar görülmemiş yeni bir fenomenle karşı karşıyaydık. Daha doğru bir ifade ile o şekilde tanımlanmamış bir fenomenle. İnsanlığın icat ettiği bu yeni kavram bize ne sunuyordu veya ne sunmalıydı? Antik Yunan’da dinsel ayinlerin daha sonraki dönemlerde salt eğlencenin parçası olan tiyatro, dini mekanları süslemek için kullanılan resim veya ilahiler için bestelenen müzik tamamen ayrı bir sahaya geçiyordu. Bugün anladığımız sanat kavramı içinde kalan dallar üzerindeki din kontrolü kademe kademe yok olacak, eserler daha ulvi olana atfen değil kendiliğinden ulvi olan kademesine yükselecekti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aydınlanma ile başlayan akıl çağının sonucu Fransa’daki devrimle alınmıştı. Ancak ardından başlayan terör süreci büyük bir hayal kırıklığı yaşattı. O günün düşünce dünyası için gerçek bir yıkımdı ortada olan. Schiller, terör döneminin hayal kırıklığı ile insanlığı kurtaracak tek yolun sanat olduğuna kanaat getiriyordu. Sanat artık sadece estetik ile olan ilişkisinden öteye taşınıyordu. &nbsp;Schopenhauer şöyle diyordu; insanın arzu ve bıkkınlık ikileminden kurtuluşunun iki yolu var, sanat ve zühd. Sanatçı gerçek ideyi açığa çıkaran insandı ona göre. Burada bilgi kavramına dikkatinizi çekmek isterim. Sanatı ortaya çıkaran kişinin varlığı kutsanma haline evrilmektedir. Sanat bu evrede dine alternatif olarak tanımlanamaz. Schiller’in yaklaşımında olduğu gibi dinlerden farklı olarak insanları birleştirecek tinsel olgudur. Ancak kavramın daha yücelere taşınmasında bu kadarla iktifa edilmeyecekti. Örneğin Comte sanatı insanlık dininin merkezine oturtuyor bir noktada sanatı bilimin üstüne koyuyordu. Var olan geleneksel dinlerin anlattığı şeyleri ve hatta daha ötesindeki “bilgiyi” sunan şeydi sanat.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Elbette toplumun geneli açısından sanat kavramının bu dönüşümü hemen kabul edilmedi. Ancak zamanla sanat kavramının yeni tanımlarının versiyonları öyle veya böyle topluma yerleşti. Hangi sanat dalının en üst değeri ürettiği tartışmaları o gün olduğu gibi bugün de devam etmekte. Artık sadece estetik kuramı haricinde genel geçer cümlelerle yukarıda kısaca değindiğim yaklaşımları duyuyoruz. Gerçeğin bilgisine sahip, “dehaların” bizleri iyiye götürdüğü bir yol var elimizde bugün. Tuhaf gelse de yer yer dinlerle kıyas edilme hali devam ediyor. Ancak gerçeğin arayışı yolunda bugün elimizde var olan şeyin, kuram üzerinde fikir beyan eden düşünürlerin tahayyülleri ile ne kadar ilişkili olduğu muamma.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bundan sonra yazacağım son bölümde, Aydınlanma ile başlayıp zaman zaman din haline getirilen sanatın “sahte peygamberi” sanatçı kavramının inşa edilmesi üzerine birkaç şey yazacağım. Deha kavramının etrafına örülü kutsal kişilik. İnsanlığın yeni yolunda önümüzdeki ışık, sanatçı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://cemkartal.com/sanat-iii/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sanat II</title>
		<link>https://cemkartal.com/sanat-ii/</link>
					<comments>https://cemkartal.com/sanat-ii/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[cemKartalPanel]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 May 2025 11:55:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.cemkartal.com/?p=1846</guid>

					<description><![CDATA[Rönesans ile başlayan ayırım zamanla tamamen kurumsal hale geldi. Bugün zanaatkar ve sanatçı dediğimizde birbirleri ile ilişkisi olmayan&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Rönesans ile başlayan ayırım zamanla tamamen kurumsal hale geldi. Bugün zanaatkar ve sanatçı dediğimizde birbirleri ile ilişkisi olmayan iki farklı insan grubundan bahsediyoruz. Modern döneme gelmeden önce birkaç noktadan bahsetmek istiyorum. Bugün fazlası ile keskinleşmiş veya en azından öyle olduğuna inanılan ayrım üzerinde tanımlamalar yapılırken zanaat ile alakalı belirli tespitler var. Bunları birkaç madde altında toparlarsak:</p>



<p class="wp-block-paragraph">1 – Zanaat para kazanmak amacı ile yapılan üretimdir</p>



<p class="wp-block-paragraph">2 – Sanat yetenekle ilişkilidir ama zanaat çıraklık, kalfalık ve ustalıkla sonradan kazanılır</p>



<p class="wp-block-paragraph">3 – Zanaat ile üretilen eser tek ve eşsiz değildir</p>



<p class="wp-block-paragraph">Peki gerçekten böylesine keskin ayrımlar var mı? Örneğin basitçe sorarsak; bir sanatçı uğraştığı dalda ürün vermeden önce belirli bir ustalık aşamasına ulaşmak için eğitim görmüyor mu? Hemen her yerde kulağımıza çalınan, sanatçıların yeterince gelir elde edemediği cümlesi para ile ilişkili değil mi? Ya da ağaç oyması yapan bir zanaatkar her bir eserini diğerinden farklı yapıp satmaya başladığında ortaya çıkan şey eser mi yoksa ürün mü oluyor? Bu sorulara basit yanıtlar vermemiz mümkün. Ancak yanıtlar sanat miti için pek de hoş karşılanacak türden değil.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayrımın tesis edilmesinin yukarıdaki argümanlardan çok modern döneme geçişle beraber üretildiğine; burada üretim kelimesini bilinçli olarak kullandım, inanıyorum. Sanayi Devrimi bildiğimiz manadaki zanaat erbabının ortadan kalkacağının habercisiydi zaten. Peki asıl ayrım nereden doğdu? Eser ile kurduğumuz ilişki biçiminin değişmesi ile. Herhangi bir obje veya doğadaki nesne ile kurduğumuz ilişkiyi basitçe beğenme – beğenmeme uçları arasında ele alalım. Beğeni bizim nesneden aldığımız zevk duygusu ile kuşkusuz ilintilidir. Eğer bir haz duygusu ortaya çıkmazsa beğeni oluşmaz dememiz haliyle yanlış olmaz. Oysa Antik Yunan (epiküryen düşüncenin o dönem ve ardından gelen dönemde popüler olmadığını hatırlatmak isterim) ve peşinden gelen Skolastik evre hazzı insanın düşük tarafı ile ilintiler. İnsanî değerler basit hazların ötesine ulaşmakla elde edilebilir şeklinde özetlenebilir. Artık zanaat hazzın alanına dahildir. Tabi kendi ülkelerindeki zanaat erbabını aşağı görmekle uğraşan bahse konu zümrenin; daha sonraları Etnik Sanat diye bir şey uydurması ve normalde zanaat ürünü olan eserleri sanat eseri diye müzelerin baş köşesine koyması ise ayrı bir ironidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mozart’ın bir mektubunda şikayet ettiği gibi eserini çaldığı esnada insanların çekilişe devam ettiği evrede sanat eseri ile kurulan ilişkiyi beğeni ile ifade etmek çok da absürt olmaz. Oysa, 18.yy ile belirmeye başlayan estetik kavramı için bu yapılan kusurlu bir harekettir. Estetik, eserin hazların ötesinde, duygu ve aklın bir araya gelerek ortaya çıkardığı; belki üçüncü, bir yolu ifade eder. Kant’ın estetik görüşünü bu noktada hatırlatmak isterim. Bu hali ortaya çıkarabilmek basitçe elde edilemez, eserle bir ilişki kurma durumu ile tesis edilebilir. Daniel Chodowiecki cep takvimi için çizdiği illüstrasyonlardaki doğal ve yapmacık duygulanma görsellerini bulup bakmanız anlamak açısından yardımcı olacaktır. Tabi buradaki atıf gösteriş budalası ile “gerçek estetik” sahibi arasındaki farkı anlatma içindir ama bu başka bir yazının bahis konusu. Eserle ilişki biçimini incelemek de bu bahse dahildir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://cemkartal.com/sanat-ii/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sanat I</title>
		<link>https://cemkartal.com/sanat-i/</link>
					<comments>https://cemkartal.com/sanat-i/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[cemKartalPanel]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 May 2025 17:53:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.cemkartal.com/?p=1843</guid>

					<description><![CDATA[Sanat, sanatın aldığı biçim ve kavram üzerine yüklenmiş manalarla alakalı birkaç yazı planladım. Çok fazla ayrıntıya girmeden ve&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph">Sanat, sanatın aldığı biçim ve kavram üzerine yüklenmiş manalarla alakalı birkaç yazı planladım. Çok fazla ayrıntıya girmeden ve iyiden iyiye akademik hale sokmadan aklımdakini yazmak gibi bir niyetim var. Günümüz dünyası bilgi kirliliği içinde savrulup giderken tüm kavramlar gibi sanat da dejenere edilmiş durumda, burada kavramın kendisini kastediyorum. Öylesine masallar anlatılıyor ve bunlar öylesine alınıp satılıyor ki insan hayret etmekte. Açıkça belirtmek gerekiyor ki bunu yapanlar sanat çevrelerinin bizatihi kendisi. Romantik alegoriler içine süslenmiş retoriklerin ardında yatan ise ürünlerin pazar içindeki değer artışını sağlamaktan ibaret. Çünkü uydurulan efsaneler ulaşılmazı ve tarihsel değişmezleri sunuyor bizlere. Ve tabi ki Olimpos’tan tenezzül edip aramıza katılan “sanatçılar” sayesinde oluyor tüm bunlar. Her neyse, bu kısma da gelmeyi planlıyorum dizi içerisinde.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sanat; ortalama bakış açısıyla ki bu toplumun büyük çoğunluğunun kavram üzerindeki düşüncesini ifade etmektedir, geçmişten günümüze doğrusal bir değer içerirken onu oluşturan unsurlar – müzik, resim veya heykel gibi – başlangıcından bugüne kadar değişmeden kavram içinde varlığını devam ettirmektedir. Oysa; bir zaman aralığı belirmek gerekirse, 18.yy sonlarına kadar bugünkü “güzel sanatlar” kavramı ile tarihi süreç içindeki sanat kavramı tamamen farklıdır. Güzel sanatlar ve sanat ayırımını belirli bir aşamaya kadar kullanmak istiyorum çünkü konunun anlaşılması için önemliler. Örneğin Rönesans döneminde Liberal Sanatlar sınıflaması hala geçerlidir ve gramer ya da retorik bu listeleme içinde yer alır. Burada Antik Yunan’daki tekhne kavramı ile ilişkisini hatırlatmakta fayda var. Kavram bugün anladığımız zanaat ile sanatın bir araya geldiği anlam dünyasını içerir. Teknoloji terimine kökenlik eden tekhne, bir şeyi üretip ortaya çıkarma gibi basitçe ifade edebileceğimiz manası ile örneğin tekne imalatçısını içine dahil eder. Ancak Antik Yunan’daki vatandaş – bir başka manada özgür insan – Liberal Sanatlarla ilgili olmalıdır. Çünkü ona yakışan “sanat” retoriktir, marangozluk değil (tekhne kavramı içinde). Bu anlayış Skolastik dönem ve Rönesans başlangıcında da aynen devam eder.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Günümüze yaklaşmaya devem edersek; Rönesans dönemi ressamı ile mobilya üreticisi ya da çeşitli eşyalara süsleme yapan biri arasında nitelik olarak fark yoktur. Konağınız veya kiliseye yaptırmayı düşündüğünüz heykel için atölyelerden birine giderek ne istediğinizi, hangi malzemeden ne kadar büyüklükte olması gerektiğini ve ödeme biçimini içeren ayrıntılı şartnameyi kaleme alırdınız. Bugün anladığımız manada “Tanrısal ilham” ile yola çıkarak üretilen bir eser neredeyse söz konusu değildir. Da Vinci ve Şekspir için istisna konulabileceğini söylemek isterim. Konuya dönersek, o dönem dünyası içinde bugün zanaatkar dediğimiz insanlardır bunlar. Bir sonraki bölümde zanaatkar ile sanatçı ayrımının oluşmasını daha ayrıntılı anlatmaya çalışacağım. Eser ile üreticisi arasındaki ilişki; bu dönem açısından, biraz da abartarak ifade edersem müşteri sayesinde var olabilmektedir. Çünkü günümüz güzel sanatlar piyasası gibi muğlak ve belirsiz alıcı profili söz konusu değildir. Ve çok daha önemlisi peygambervari “dahi sanatçı” miti henüz oluşturulmamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şimdiye kadar özetlediğim kısımda asıl anlatmak istediğim; günümüzde kesin ayrımlarla sınıflanmış zanaat – sanat ve/veya zanaatkar – sanatçı kavramları ile anladığımız şeyler tarihin akışı içinde başka anlamlar ifade etmekteydi. Tiyatro eserinin sessizce izlenmesi ya da sergi gibi hadiseler ise bunlardan çok daha yeni. Modern dönemde; aşağı yukarı 19.yy başlarını kastediyorum, içi tam olarak doldurulmaya başlayan kavramların aldığı son biçimle geçmişteki bir noktayı açıklamaya çalışmak oldukça anlamsız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://cemkartal.com/sanat-i/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batıcılık II</title>
		<link>https://cemkartal.com/baticilik-ii/</link>
					<comments>https://cemkartal.com/baticilik-ii/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[cemKartalPanel]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Apr 2025 19:30:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.cemkartal.com/?p=1840</guid>

					<description><![CDATA[Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi Batıcılık tüm siyasi hareketlerin içinde; Volkan Gazetesi ve benzeri çevreleri istisna tutarak,&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-left wp-block-paragraph">Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi Batıcılık tüm siyasi hareketlerin içinde; Volkan Gazetesi ve benzeri çevreleri istisna tutarak, en radikal halinden en yumuşak haline kadar varlık tesis etmişti. Anlaşılacağı üzere 19.yy sonları ile 20.yy başları gibi bir zaman aralığından bahsediyorum. Dönem; yapılacak reformlarla özgürlüklerin geleceğini, imparatorluğun ayakta kalacağını ve bir manada eski muhteşem günlerine döneceğini hayal etme dönemiydi. Bu kısımdaki itici güç Batılı olabilme veya oradaki siyasi,ekonomik ve sanayi gelişimi buraya aktarabilme şeklinde ifade edilebilir. Oldukça muğlak ve ucu açık bir tanım kullandığımın farkındayım. Fakat en radikal halinden en ılımlı versiyonuna kadar tüm Batıcı hareketlerin ortak noktası bu idi. Örneğin İttihat ve Terakki’nin tamamı için; bugünden bakıp, sağ veya sol demek bir hayli zordur. Ancak rahatlıkla Batıcı bir hareketti diyebiliriz.</p>



<p class="has-text-align-left wp-block-paragraph">Bizde, devletçi Kıta Avrupa ve daha bireyci İngiliz yaklaşımları arasında popüler olan her zaman Kıta Avrupası yaklaşımı oldu. Bunu Kurtuluş Savaşı ardından başlayan süreçte açıkça görmek mümkündür. 50’ler; Soğuk Savaşın başladığı, Batılı lige girmeye çalışan genç devletin doğal bir refleksle NATO’ya katıldığı dönemdi. 60’ların ortasında ise ilginç bir şey oldu. Kapitalizmin merkezi olarak kabul edilen Avrupa’da ki kapitalizm öleli çok olmuştu, sol hareketler yükselmeye başladı. Aslında Bolşevik Devrimin etkileri olmuştu ama sol, o tarihe kadar popüler kültürün merkezinde bulunmamıştı. Fazlası ile özet halde ve belki biraz da spekülasyon yaparak; Pozitivizme yakınlığı, Romantizm ve ardından gelen sanat akımlarındaki tepkiselliğinin anarşizme kayışı ve elbette ekonomik gelişimin yarattığı çelişkiler zemini sağladı. İşte o tarihlerde Türkiye’de ilginç bir şey oldu. Zirvesini Yön Dergisinin oluşturduğu diyebileceğimiz ve tarihteki en büyük anakronizmlerden biri ile Türkiye’de yaşanan süreçte ana akımı oluşturan ve başında Atatürk’ün bulunduğu Batıcı kanat, sol oluverdi. Atatürk, onun Batıcılığa bakışı ve yapılan devrimlerle alakalı tartışmaya burada katiyen girmeyeceğim çünkü konunun dağılmasını istemiyorum.</p>



<p class="has-text-align-left wp-block-paragraph">Aslında 60’lara gelene kadar bugün gördüğümüz şizofreni hali Batıcılık içinde neredeyse hiçbir zaman var olmadı. Basit, yalın ve özünde işlevsel denebilecek bir anlatıya sahipti. Fakat 60’ların ardından bir yandan milliyetçi, bir yandan antikapitalist ve diğer yandan Batılı gibi olmak isteyen karman çorman bir yapıya evrildi. Atatürk; çoğu zaman ve hatta neredeyse komik denebilecek şekilde, sol bir lider olarak sunuldu. Kavramların çoğu Marksizm’den transfer edildi ama ulaşılmak istenen hedefle kavramlar arasındaki çelişki hiçbir zaman önemsenmedi. Aynı insan hem ırkçı hem solcu hem Batılı hem de sosyalist olabiliyordu artık. Kompartıman halinde döşenen bu içinden çıkılmaz düşünce yapısında hangi vagonla karşılaşacağınız kim olduğunuz ile ilişkiliydi. Asla içinden çıkamayacağınız bu şizofreni halinin komik örnekleri hep yaşandı. Alevi, Kürt, Müslüman ya da Türk gibi çoğaltabileceğimiz kimliklerin her biri farklı kompartımanların sonuçları ile yüzleşti.</p>



<p class="has-text-align-left wp-block-paragraph">Asla kavram üretme kapasitesine ulaşamayan ve ithal ettiği kavramlarla buradaki hadiseleri açıklamak için çabalayan Batıcı için sol kavramlarla örülü dünyası ile ulaşılmak istediği “Batı” arasındaki çelişki hep var oldu. Ancak 20.yy bitene kadar bahse konu anlayışın büyük bir sıkıntı yaşadığı söylenemez. “Bütün dünyaya rezil olduk” tarzı kurulan klişe cümlelerdeki “dünya” sadece Batı’dan ibaretti ve bir manada hakikaten öyleydi. Gerek ekonomik, gerekse kültürel olarak hiçbir rakibi yoktu. İçi boş sol kavramlar işlemez gibi görününce parmağını Batı’ya döndürüp buradaki “cehalete” örnekler vermek kolaydı. Fakat gerileme hali 21.yy ile iyiden iyiye hızlanınca ve Batı kavramsal/ekonomik üstünlüğünü kaybetmeye başlayınca o fırsat da kullanılamaz hale gelmeye başladı. Son atım mermi, ithal edilen kimlik siyasetiydi ki bu da nihayetinde bizzat Batı tarafından iğfal edildi.</p>



<p class="has-text-align-left wp-block-paragraph">Bugün “dünya” sadece batıdan ibaret değil. Velakin hiçbir zaman ait olmamasına rağmen, hala o kulübe ait olduğuna inanan Batıcı için her fırsatta oralardan bir yerden yardım bekleme hali devam etmekte. Aslında kulübün kendisi bile hiç var olmadı ya&#8230; Şimdi elde arkaik kavramlar ve boş retoriklerden başka bir şey kalmadı. Kendi kavramlarını ve düşünce yapılarını oluşturabileceklerine dair bir inancım yok. Muhtemelen önümüzdeki birkaç on yıl içinde zamanında özgürlük-zenginlik satan Batı yerinde, güvenlik-zenginlik satan Çin merkezli doğunun neferleri haline dönüşecekler. Çünkü temelde yatan yerel nefreti hala orada duruyor.</p>



<p class="has-text-align-left wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://cemkartal.com/baticilik-ii/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batıcılık I</title>
		<link>https://cemkartal.com/baticilik-i/</link>
					<comments>https://cemkartal.com/baticilik-i/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[cemKartalPanel]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Mar 2025 18:35:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.cemkartal.com/?p=1837</guid>

					<description><![CDATA[Sanayi Devrimi ile başlayan sürecin içinde Batı hem kendini hem de dünyayı yeniden şekillendirdi. Ve asırlardır donmuş gibi&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-left wp-block-paragraph">Sanayi Devrimi ile başlayan sürecin içinde Batı hem kendini hem de dünyayı yeniden şekillendirdi. Ve asırlardır donmuş gibi ilerleyen tarih birden bire hızlandı. Onun kıyısında yaşayan ve varlık nedenini uzunca bir dönem onunla mücadeleye (cihada) dayandıran Osmanlı için yaşanan bu gelişmenin etkisi her alanda gerileme ile tezahür etti. Toprak kayıpları bunun en bariz sonucu oldu denilebilir. Ne yapmalıyız sorusu ile başlayan ve uzun süren dönemin ardından ordu merkezli ki bu Osmanlı için çok da tuhaf değildir, ıslahat hareketleri başladı. Sadece Batı’dan mühendisler getirmek, burada Avrupa benzeri kurumlar açmak ile yetinmeyip orada eğitim almak üzere öğrenciler de gönderildi.</p>



<p class="has-text-align-left wp-block-paragraph">Bir süreç tekil kurumlar ya da bireyler üzerinden işlemez elbette ama Hariciye’deki Tercüme Odası ve Mekteb’i Tıbbîye, Batıcılığın kök salmasında iki önemli yerdi. Tabi buradan çıkan isimlerin popülerliğini ve kendilerinden sonra gelenlere olan etkisini göz önünde bulundurmak şart. Başta Osmanlıcılık içinde ilerleyen süreç Balkan Harbi ile başlayan büyük kırılma ile dağılarak farklı siyasi kanatlara ayrıldı. Yusuf Akçura’nın Üç Tarzı Siyaset eseri belki bu noktada hatırlanabilir. Öyle ya da böyle Batıcılık fikri siyasi hayatımızın içine girdi ki zamanın getirdiği sonuçlar üzerinden düşününce kaçınılmazdı. Çeşitli siyasi fikirler içinde mündebiç halde iki kol şeklinde ilerledi; Batı’nın sanayi/teknolojik gelişmesini alıp geleneklerimizi korumak veya sadece sanayi gelişmesini değil, olduğu gibi her şeyini almak.</p>



<p class="has-text-align-left wp-block-paragraph">İlk versiyon için söylenecek çok söz yok. (Yazının bu aşamasından sonra Batıcı kavramı sadece ikinci kol için kullanılmaktadır) Fakat ikinci kol hemen hemen hiçbir zaman; Abdullah Cevdet figürü gibi zaman zaman iftiralara maruz kalmış birkaç kişiyi yok sayarsak, açıkça, tamamen Batılı olmamız gerektiğini söylemedi. Bunu korkuya ya da siyasete bağlamak mümkün. Fakat konumuz dışında olduğundan değinmeyeceğim. Batı’da kurumlara yönelik değişim veya Fransa gibi yıkımlara gidebilen haller, yerleşik kültüre yönelik genel bir savaş haline hiçbir zaman dönüşmedi. Emek – sermaye veya kilise – ateizm tartışmalarında bireyleri var eden temel kültürel değerlerin aşağılanması veya utanç duyulan ibret vesikaları olarak sergilenmedi. Bizdeki Batıcılığı göz önüne aldığımızda ise en belirgin özelliği hiç kuşkusuz ki her zaman bunlar oldu. Peki bizdeki bu “aşağılık kültürü” var eden temel unsur neydi? Soruya yanıt bulmada çok zorlanmadılar, İslam. Her unsuru ile zehir saçan bu habis ur, bizi medeni ve gelişmiş olmaktan beri kılan şeydi. Dini ve ondan ya da dolaylı vasıtalar ile ona bağlı yapılardan, ortaya çıkmış kültürü yok ederek yerine medeniyetin gerçek unsurları getirilmeliydi. Samimi olarak çok da spekülasyon olduğuna inanmayarak, hiçbir zaman kurumların düzeltilmesi ya da geleneğin içinde bir arayış söz konusu olmadı Batıcı için. Böylesi basit ve kümülatif sonucu elinde bulunduran birisi için her tür sorunun çözümü kolaydı; kötücül her şeyin kaynağı olan yerleşik kültürü yok etmek. Karşılaştığı her suç veya olumsuz durum bu habis yapıdan zuhur etmekteydi. Haliyle herkesi gerçek aydınlığın ve mutluluğun kaynağına davet etmeliydi. Aksi hiçbir şey; bakın hiçbir şey, buraya medeniyeti ve gelişmeyi getiremez. O yüzden Batıcı için tek ve vazgeçilmez vizyon bundan ibarettir. Ve bu başlangıç tarihinden beri hiç değişmemiştir.</p>



<p class="has-text-align-left wp-block-paragraph">İşte bugün, 19.yy’ı onca yıldır geride bırakmamıza rağmen hala aynı noktada olan tipleri görmeniz olası. Sağda solda, mutluluk içinde yaşayan “üst kültür” sahibi batılıları övme yarışındaki insanları fark edebilirsiniz. Burada çoğu zaman atlanan temel noktalardan birini de belirtmek lazım. Sadece bizi ulaştırmak istedikleri makamı anlattıkları için değil kendileri de önemli bu insanların. Samimi olarak ve hiçbir şüphe duymadan buna inanıyorlar. Çünkü “karanlık tarafın” aksine yüksek eğitime ve “insani değerlere” sahipler. Haliyle bir şeye tepki ürettiklerinde veya hoşlarına gitmeyen yerel bir hadise ile karşılaştıklarında ait oldukları “batı kulübünden” yardım istemeyi ihmal etmemekteler. Hakikaten öyle bir kulübün varlığına ya da oradaki insanlar için “değerli” olduklarına inanıyorlar. Burada azınlıkta olmak, kötücül çoğunlukla mücadele etmek ve gerçek medeniyetin havarileri olmak onların kaderi. 70’li yılların bayat filmlerinde; dünyadan ve kültürden bihaber köylülere, “büyük şehirde” aldığı eğitimle aydınlanmış dimağı ile ışık saçan kahramanlar gibi yapıp duruyorlar. Sağ olsunlar&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://cemkartal.com/baticilik-i/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
